Dünya bankacılık ve finansının merkezi New York olduğuna göre, Amerikan Merkez Bankası'nın küresel bankacılık aleminde en etkili makam olacağını söylemek yanlış olmaz. Peki, çok sözü edilen bu bankacılık reformundan kastedilen nedir?
Artık herkesin hemfikir olduğu nokta, bankacılık ve finansın başıboş, kontrolsüz haliyle krizlere yol açmadan işlemesi olanaksız. Dizayn edilen finans reformunun özü şu ki; başta bankalar olmak üzere, finansal sistemin alabileceği riskler, nitelik ve nicelik olarak sınırlandırılacak, izlenecek ve kontrol edilecek. Gerçekten, kriz, risk yönetme sanatı olarak tanımlanan bankacılığın, bunu adam gibi icra edemediğini alenen gösterdi. Buna mukabil, bankalar, kaldıraç etkisi (leverage) adı altında, en az sermayeyle en çok risk üstlenme konusunda inanılmaz bir performans sergiledi. Özellikle, kurguladıkları yeni yeni türev ürünlerle, en ufak aksilik halinde karşılamaları imkansız büyüklüklerde riskler aldılar. Risklerden sağlanan getirinin bir bölümünü paylaşmak karşılığında, bu riskleri başka finansal şirketlere sattılar ve böylece yeni riskler alma hususunda kendilerine ve kamu otoritelerine gerekçe oluşturdular. Başka finansal kuruluşlara risk naklederken (satarken), onların da belirli bir öz kaynakla çalıştıklarını ve kaldırabilecekleri kredi riskinin bir haddi olduğunu hiç kaale almadılar. Mesela, krizin patlamasında, Warren Buffet gibi bir yatırım dâhisinin bir numaralı suçlu ilan ettiği kredi temerrüt swapında (credit default swaps), bankalar açtıkları kredi veya satın aldıkları tahvillerin doğurduğu riski, kendilerinden sermaye dahil, her bakımdan daha güçsüz durumdaki uzman şirketlere yüklediler. Krizden dolayı, borçlu firmalar dara düşüp de, riskler gerçekleşince söz konusu şirketler yükümlülüklerini yerine getiremedi ve bankaların güya başkalarının üzerine attığı riskler, dönüp dolaşıp kendilerini vurdu.
Türev ürünlerin kurgulanmasının ve özellikle finans kurumları arasında devredilmesinin finansal riskleri azaltmada yarar sağlayacağını söyleyebiliriz. Ancak, geleneksel finansın faiz olgusundan ötürü, özünde ve kaçınılmaz olarak risk içermesi global finans reformu için büyük bir handikap oluşturuyor. Çünkü borcun büyük bölümü faizden oluşuyor, birçok durumda anaparanın çok üzerinde bir faiz yükü, borçlunun belini büküyor. Faiz kreditör (banka) ile, borçluyu hasım konumuna getirmekte, piyasanın durgun halinde, iki tarafı birbirine sokmaktadır. Hele kriz yıllarında, bankalar ahlaken velinimet saymaları gereken müşterilerini ateşe atmaktan hiç çekinmeyerek, faizle katlanan alacaklarının peşine düşüyor. Öyleyse, faizden vazgeçmeden gerçek bir reform yapılabilir mi?
Bu arada, klasik banka müşterisi kavramı da değişti. Çünkü bankalar birbirinin müşterisi olduğu gibi, diğer finansal kurumları da bankaların müşterisi olabiliyor veya bankaları müşteri edinebiliyor. Bir finansal ürünü her devralan bunu bir bedel (faiz) karşılığı yapar; dolayısıyla, sirkülasyon sayısı ne kadar çok olursa, nihai borçluya yüklenilen borç tutarı o kadar yükselir. Bunu engellemek üzere, yeni sistemde finansal kurumların birbiriyle alışverişleri de sınırlamaya tabi tutulabilecek mi? Spekülatif faizin bölüşülmesine dayanan mali işlemlerin sınırlandırılması, bazılarının yasaklanması, acaba kolu her yere uzanabilen bankacılık lobisi tarafından nasıl karşılanacak? Reform ile öngörülenlerin hayata geçirilmesi halinde, bankaların eski güç ve etkinlikte olması tabii ki imkansızlaşacak; dünya ekonomisini istedikleri gibi yönlendirmeye bir kere alışmış bulunan uluslararası bankalar bu duruma rıza gösterir mi? Ve bütün bu sorulara "evet" diyebilen var mı? s.uslu@zaman.com.tr