09.02.2010, Sal

Anasayfa

Zaman'ım

Multimedya

E-Zaman

Seri İlanlar

  Gündem
  Ekonomi
  Politika
  Spor
  Dış Haberler
  Kültür Sanat
  Televizyon
  Röportaj
  Yazarlar
  Yorumlar
  Dizi - İnceleme
  Çizgi Yorum
  Kürsü
  Aile Sağlık
  Bilişim
  Otomobil
  Şehir Haberleri
 
 
 

LİNKLER

TODAYS ZAMAN
AKSİYON
CİHAN
STV
S HABER
MEHTAP TV
EBRU TV
BURÇ FM
Yazarlar

 A. TURAN ALKAN

t.alkan@zaman.com.tr

Ancak problemlerimizi çözerek büyürüz

Eskiden sağ partilerin "Büyük Türkiye" diye kavramlaştırdığı bir ütopya vardı: Büyük Türkiye deyince aklımıza hemen haritada görülebilir bir büyüklük gelirdi.

Bir tarafta Balkanlar ve Adriyatik Denizi'ne uzanmış, Kafkasya'yı içine almış, Batı Asya'da Türkçe konuşan toplulukları ihmâl etmeden Ortadoğu'ya ağırlığını koymuş bir Türkiye haritası. Bir bakıma XVI. yüzyılda Osmanlı hükümranlığını canlandıran haritanın benzeri. Bu büyüklüğün ardında ne tür yapılar ve kavrayışların bulunması lazım geldiği hakkında pek sarih bir fikrimiz yoktu. Güçlü olmaktan ne anlamak lazım geldiği hakkında öyle pek etraflı düşünmediğimizi zannediyorum.

Sonradan, çok sonradan farkettim ve anladım ki güçlü olmak, problem çözme kabiliyetine, problem çözme özgüvenine sahip olmaktır. Zannediyorum Arnold J. Toynbee, şimdilerde pek hatırlanmayan ünlü varsayımında bu kabiliyete işaret etmekteydi; buna göre anlamlı bir medenî bütünlük meydana getirebilmek için dışardan gelen meydan okumalara, tehditlere (challenge) karşı uzviyetin anlamlı bir cevap (response) -ama sadece tepki değil dikkat!- verebilmesi gerekir. Eğer toplum üretken ve olumlu karşılık verilebilecek tarzda meydan okumalarla yüz yüze gelir ve buna boyun eğmezse, verdiği karşılık, yaratacağı medeniyetin zeminini oluşturacaktır. Cevap üretemeyenlerin akıbeti ise yıkılıp yokolmak!

Toynbee vaktiyle ciddiye aldığımız, anlamaya çalıştığımız bir tarihçiydi; şimdi eskisi kadar popüler değil. Onun tarihi süreci "medeniyet" nokta-i nazarından yorumlayan bakışını izah ettiği 12 ciltlik A Study of History isimli saygıdeğer çalışması, Türkçe'ye "Tarih Şuuru" ismi altında 2 ciltlik bir özet halinde tercüme edilmişti. Sonraları Huntington'un medeniyetler çatışması tezi gündeme geldi ve Toynbee'nin nokta-i nazarı sanki modası geçmiş gibi algılandı nedense; halbuki ben, tam da bu günlerde "meydan okuma-cevap ve çözüm üretme" yaklaşımının bir kere daha hatırlanması lüzumuna inanıyorum.

Türkiye Cumhuriyeti, "üç taraftan denizlerle, dört taraftan düşmanlarla kuşatılmış bir ülke" olarak karşılaştığı meydan okumaları, genellikle can sıkıcı problemleri, pasaklı hizmetçiler gibi halının altına süpürerek görünmez kılan kolaycılığı tercih etti ve kendini dünyadan tecrid olunmuş farz ederek, "bizim problem çözme tarzımız budur ve bu sadece bizi ilgilendirir" şeklinde yanıltıcı bir özgüven kalesi tahkim etmekle yetindi. Rahmetli Cahit Külebi'nin "Atatürk Kurtuluş Savaşı'nda" isimli şiirinden ezberlediğimiz "Biz biliriz bizim işlerimizi/ İşimiz kimseden sorulmamıştır/ Kılıçla, mızrakla, topla, tüfekle/ Başımız yere eğilmemiştir" mısraları, (ki Nevit Kodallı'nın Atatürk Oratoryosu'nda Kızlar korosuna okuttuğu bölümdür) bu duyguyu iyi ifade eder. Ne var ki bizim kendi işlerimizi iyi bilmediğimiz varsayımı doğru olmadığı gibi, işlerimizi kimseye sormak mecburiyetinde olmadığımız da doğru değildir. Çözemediğimiz problemlerin ağırlığı altında ezilmekten belimizi doğrultamadığımız da ayrı bir hakikat.

Bu ezberin bozulması, statüko yanlılarını tedirgin ediyor. İşte Kıbrıs meselesi, Kürt meselesi, Ege ihtilafları, Alevi talepleri, Azınlık vakıfları, katı ve kabul edilemez laiklik anlayışının daha insani ve demokratik boyutlara çekilmesi, Ordunun demokratik teamül içindeki yerinin işaretlenmesi, dört tarafta bizi tehdid edip duran komşularla iyi komşuluk ilişkileri kurmak gibi nice "tabu" sayılan hususlarda -ki her biri meydan okuma hükmündedir- Türkiye, olumlu cevaplar telaffuz etmeye başladığında dışardan olduğu kadar içerden de somurtkan seslerin yükselmesi pek mânidar.

Başa dönelim mi: Türkiye'yi "büyük" devlet yapmak, onun problem çözme kabiliyetini geliştirmekle mümkün. Statükoyu muhafaza yaklaşımı ise bizi tüketiyor; çözümün parçası olmayı reddedenler ise problemi ağırlaştırmaktan başka bir işe yaramıyorlar.

Türkiye, tam da olması gerektiği gibi "siyaseten" büyüyor; süreci farketmiyor musunuz?

07 Ekim 2009, Çarşamba

 YORUMLA
Bookmark and Share | Gönder| Yazdır

Yazarlar

A. ALİ URAL

A. TURAN ALKAN

ABDÜLHAMİT BİLİCİ

ABDULLAH AYMAZ

AHMED ŞAHİN

AHMET ÇAKIR

AHMET KURUCAN

AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA

AHMET SELİM

AHMET TEZCAN

AHMET YAVUZ

ALİ AYDIN

ALİ BULAÇ

ALİ ÇOLAK

ALİ H. ASLAN

ALİ ÜNAL

ATIF KEÇECİ

BEJAN MATUR

BEŞİR AYVAZOĞLU

BÜLENT KORUCU

EKREM DUMANLI

ETYEN MAHÇUPYAN

FİKRET ERTAN

FİKRİ TÜRKEL

GÜNSELİ ÖZEN OCAKOĞLU

H. İBRAHİM EKİZ

HAMDULLAH ÖZTÜRK

HAYRİ BEŞER

HEKİMOĞLU İSMAİL

HİLMİ YAVUZ

HÜSEYİN GÜLERCE

HÜSEYİN SÜMER

İBRAHİM ÖZTÜRK

İHSAN DAĞI

İSKENDER PALA

J. BENJAMIN TOSHACK

KADİR DİKBAŞ

KARL HEINZ FELDKAMP

KERİM BALCI

KURŞUNKALEM

M. ALİ YILDIRIMTÜRK

M. NEDİM HAZAR

MEHMED NİYAZİ

MEHMET KAMIŞ

MEHMET YILMAZ

MELİH ARAT

MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE

MUSTAFA ARMAĞAN

MUSTAFA ULUSOY

MUSTAFA ÜNAL

NAZAN BEKİROĞLU

NEVİN HALICI

NURİYE AKMAN

OKAY KARACAN

ŞAHİN ALPAY

SAMİ USLU

SELÇUK GÜLTAŞLI

SELİM İLERİ

SELİM IŞIKLAR

SEMİH YUVAKURAN

SÜLEYMAN SARGIN

UFUK BOZKIR

ZEKİ ÇOL

ZİYA PERVER

                                 

Copyright© 1995-2010 Feza Gazetecilik A.Ş.


bilge2