Strasbourg Ticaret Odası'yla ortaklaşa gerçekleştirilen konferansa 150 Türk-Fransız iş kadını katıldı. Dernek Başkanı Demet Sabancı Çetindoğan, Semra Güral Sürmeli, Gencay Gürsoy, Gülsün Toker ve Yazgülü Aldoğan'dan oluşan Türk heyeti burada Fransızlara Türk kadınının ne kadar "modern" ve "çağdaş" olduğunu anlattı. Sonuç Fransızları ve TİKAD'ı ne kadar memnun etti bilinmez ama bu konferansa davet edilen ve Strasbourg'da iş kadını olan bir arkadaşımın anlattıkları beni hayli düşündürdü. "O gece anlatılanlardan bir Türk olarak utandım." diyen bu iş kadını, duygularını şöyle anlattı: "Salonun çoğunluğu Türklerden oluşuyordu. Türkiye'den gelen konuşmacılar üçüncü dünya ülkesi psikolojisinden kurtulamamış gibiydi. Fransızları, Türk kadınının çarşaflı olmadığına inandırmaya çalışıyorlardı. Erkeklerin şalvar giymediğini, kadınların çoğunluğunun türban takmadığını söylediler. Ben bu konuşulanlardan çok utandım. Adeta bizi AB'ye alın diye yalvardılar." O arkadaşıma, "Fransızların tepkisi nasıldı?" diye sormadan edemedim. Cevap oldukça ilginçti: "Kıs kıs gülüyorlardı."
Hamit Aytaç'ın atölyesi ilgi bekliyor
Geçen haftalarda Zaman Pazar ekinde Ece Ajandaları'nın 100. yılı nedeniyle hoş bir haber yayınlanmıştı. Haber ilgimi çekti. Bir yerinde Osmanlı'nın son hattatı Hamit Aytaç'ın atölyesinden de bahsediliyordu. Meğer Aytaç'ın son yıllarını geçirdiği Sirkeci'deki 40 metrekarelik atölyesi artık Ece'nin özel mülkü olmuş. Şaşmamak elde değil. Nasıl olur da böylesine önemli bir sanatçımızın atölyesini müzeye dönüştürmek, Hattat Hamit Aytaç Hat Atölyesi yapmak kimsenin aklına gelmez. Düşünsenize, bugün yaşayan hattatların çoğu Hamit Aytaç'ın atölyesinden geçmiş. Atölyesinin Sirkeci'de olduğunu biliyordum ama hiç gitmemiştim. Doğrusu yeni halini merak ettim ve Sirkeci'de Ankara Caddesi'ndeki atölyeye gittim. Burası bir büroya çevrilmiş! İçinde mutfağı bile var, şirket sahibi, personeline verdiği yemekleri burada pişiyor sanırım. Olacak şey mi bu? Bence burası hemen bir müzeye dönüştürülmeli.
Cumhuriyet resepsiyonunda küçük bir kız
Önceki gün Çankaya Köşkü'nde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün verdiği Cumhuriyet Bayramı resepsiyonuna katıldım. Bütün gazeteciler, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Tayyip Erdoğan ve Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'dan ülke gündemiyle ilgili birkaç cümle almaya çalışırken, kenarda tek başına duran 10 yaşındaki bir kız dikkatimi çekti. Yanına yaklaştım, adını sordum. 'Zeynep Bilgili' dedi. Biraz sohbet ettik. Meğer Zeynep, geçtiğimiz yıl "İstiklal Marşı'nı en güzel okuyan" çocuk seçilmiş. 10 yaşına epey başarı sığdırmış. TRT'de yayınlanan Dur Yolcu dizisinde 13 bölüm oynamış. "Uluslararası Çocuk Filmleri Festivali'nde kendi yazdığı kısa film senaryosu ile 4. olmuş. Okulunda yaptığı bilimsel projelerle birkaç ödül almış.
Hilmi Yavuz: Asıl 'Feto' diyenler saygısız
Geçen hafta bir televizyon kanalında Enver Aysever'in sunduğu 'Aykırı Sorular' programını izledim. Daha doğrusu Aysever'in konuğunun çok sevdiğim bir şair olan Hilmi Yavuz olduğunu görünce izlemek zorunda hissettim kendisini. Önce programın sunucusu Aysever'e birkaç 'aykırı'lığını hatırlatmakta fayda var. Aykırı olacağım diye kılıktan kılığa girmeye, konuktan flaş bir cümle alacağım diye absürt sorular sormaya gerek yok. O programa zaten konukları binbir rica minnetle çıkarıyorsun, bari insanları geldiğine geleceğine pişman etme! Şimdi asıl mevzuya gireyim. Aysever, programın bir bölümünde bana göre bir densizlik yapıp Hilmi Yavuz'a yazılarında neden Fethullah Gülen'e 'Sayın' ve 'Hocaefendi' ifadelerini kullandığını sordu. Yavuz, bu soruya öyle bir cevap verdi ki sunucu sorduğuna soracağına pişman oldu: "Asıl bu soruyu Sayın Gülen'e 'feto' diyenlere sormak lazım değil mi? Ama ben cevap vereyim, saygıdan ve nezaketimden dolayı bu ifadeleri kullanıyorum. Ya 'feto' diyenlere ne demeli? En hafif ifadeyle 'saygısız', 'nezaketsiz' demek gerekiyor onlara." Bu cevap karşısında sunucunun oturduğu koltuktan kalktığına hiç ihtimal vermiyorum.
|