Nereye varacağı nasıl sonuçlanacağı belli olmayan bu kadar çok meselesi olmaz bir toplumun.
TV'de başka programlar seyredip biraz rahatlamak isteyenler de iyi durumda değil. Bir vatandaş şöyle diyordu:
"Kötü insan rollerinde ne kadar başarılıyız, adamın oynamasına lüzum yok. Sadece baksın yeter. İnsanın içi dışı negatif elektrik yükleniyor, ruhu daralıyor... Diziler hep bunlarla dolu..." Çok haklı. Hiçbir normal çizgi taşımayan anormallik hikâyeleri sadece bizim dizilerde var.
Bence bir "anormalleşme" süreci yaşanıyor ve normalleşme davetleri hiç etkili olmuyor. Bir sürü müjdeli umutlu çiçeklenmeler ortasında, bir yığın anormallik barındırmayı hazmetmek gerçekten de çok zor.
Eskiden "hadise çıkarmak ister gibi duran tipler" vardı ve hiç sevilmezdi. Şimdi herkeste o tiplerle benzeyen bir taraf var. "Ters bir şey mi söyleyecek, yazacak acaba?" diye kaygı ve korku saçıyorlar.
"Bakalım bugün kime çatmış, kime hakaret etmiş, kimi küçültmüş" merakını yazarlığın raconu sayıyorlar!
Yahu biz, halim selim, muaşeret adabına riayet eden, mazbut, müeddep, sakin insanlardık. Ne oldu bize! Bir hakim hak edene en ağır cezayı verir; ama bunu sevinerek "oh olsun" diyerek yapmaz. Hayatın bin bir türlü hali vardır, bunları olgunlukla karşılamayı bilmeliyiz.
"Aşı olmakta risk var". "Bugünlerde her grip domuz gribi sayılmalı" söylentileri eşliğinde her ailenin zihnini oyan, ruhunu karartan nice tereddütler,... Mesela "Şu okulları 15 gün tatil etsen kıyâmet mi kopardı?" diye haykırası geliyor insanın... "Aşı" ne demektir? Mikroptan virüsten önce, âdeta onun sahtesiyle bünyeyi karşılaştırıp bir alışkanlık ve bağışıklık oluşturmak... Virüs okulların içine dalmış, biz hâlâ aşı lafı ediyoruz... Normal mi bunlar?
Çok anormal. Önce okulları tatil edip virüsle teması mümkün mertebe kesip geriletirsin, o dönemde de yoğun bir aşılamayı hemen başlatırsın, normal olan buydu.
... Boş vakit, mecburiyetlerden sonra kullanabileceğimiz ve istediğimiz gibi doldurabileceğimiz çok değerli bir fırsattır. Vakitler işte geçer, trafikte geçer, rutin tükenişlerde geçer; düşünebileceğin, hayal kurabileceğin, okuyabileceğin, kendini yenileyip onarabileceğin zamanı o boş vakitlerde bulacaksın. Şimdi insanların hiç "boş ve normal" vakti yok. Ya koşuyorlar, ya konuşuyorlar. Hep aynı kısır döngünün etrafında koşuyorlar.
Öyle isimler var ki, her gün birkaç kanalda hep onları görüyorum. İçinde yaşamadıkları, içlerinde yaşatmadıkları bir hayatı konuşuyorlar... Çok yadırgıyorum, hiç alışamıyorum.
Biz, gerçekçilik değil, "gerçeklik" duygumuzu geniş ölçüde kaybetmiş gibiyiz. Negatif olabilirlik duygumuz ise, sonsuza doğru açılmış!
En kötü ihtimali bile, sıradan bir şeymiş gibi, sonucu bizi hiç etkilemez ve ilgilendirmezmiş gibi, sanal bir görüntü oyunuymuş gibi öngörebiliyoruz.
Sevgiyle, itidalle, sabırla, düşünce sorumluluğuyla ve şuuru ile zerre kadar ilgimiz yok ise, biz normal sayılabilir miyiz? Bütünlüğünü koruyor ama çok gelişmemiş olabilir; o normaldir. Ama bütünlüğü sakatlanmış olanın gelişmesi, onun anormalliğinin gelişmesidir ve tekâmül söz konusu değildir. Şunu iyi belleyelim: Normalleşme, bütün gelişmeleri tekâmül'e yöneltir; bunu sağlamak için de daha sakin, daha doğal, daha biz gibi davranmayı mutlaka başarmalıyız, mutlaka. İstikrar içinde demokratikleşmenin başka yolu yok. Doğruyu "doğru" bir üslupla ve metotla vermek, güzeli "güzel" anlatmak, bize iyilikler ve büyük faydalar getirir. Doğruluğu güzelliği, onlardan "iyilikler ve faydalar" sağlayarak yaşamanın liyakat şartı budur. Babamın şöyle bir özel duâsı vardı: "İçimdeki, ruhumdaki, gönlümdeki ifade edemediğim, söze çeviremediğim dualarımı kabul eyle Yâ Rabbi!". Normalleşme niyazımla şimdi ben de aynı durumdayım. a.selim@zaman.com.tr