Bu yaygaraların farklı merkez üsleri var. Bir kısmı da Washington'da. Sesi en çok çıkanların başında ise, varlığını İsrail varlığına ve/veya İslam'la mücadeleye adamış bazı düşünce kuruluşları ile onlara hizmet eden Türk ve Amerikalılar geliyor. Propaganda yapmada ve kafa karıştırmada pek mahirler. Türkiye konusunda bilgisizliğin hakim olduğu bir şehirde, bunu başarmak çok da kolay.
Türkiye'deki biraderlerinden de beslenen bu kesimler o kadar etkili ki; mesela Washington Büyükelçiği'ndeki 29 Ekim resepsiyonunda konuştuğum Türkiye için lobicilik yapan bir Amerikalı, bir kısım Türk ve Amerikalı tanıdıklarının kendisine şu tür kaygıları ilettiklerini söylüyor: Türkiye teokrasiye mi dönüşüyor? Erdoğan, Menderes'in yaptığı hataları mı tekrarlıyor?
Soruların geliş biçiminden, hangi ideolojik menbalardan beslendikleri hemen anlaşılıyor tabii. Zehirlenen beyinlerden hangi birine ulaşacaksınız da 'Menderes ülkesine hizmet etmekten başka ne 'hata' yapmıştı da canice asılmıştı?' diyeceksiniz? Ya da 'Acaba Erdoğan Menderes'in hatalarını mı tekrarlıyor, yoksa birileri Menderes'e karşı şenaatlerini Erdoğan'da da tekrarlamak mı istiyor?' diye soracaksınız?
Sahi, şu 'Türkiye Batı'dan uzaklaşıyor' korosu, askerî vesayet rejiminin halkın demokratik iradesini, hukuku ve tüm uluslararası insan hakları taahhütlerini çiğnediği dönemlerde neredeydi ve nerede? Aynı koro, neden Ergenekon davasında ve son olarak belge skandalında kıskıvrak yakalanan vesayetçilerin günahlarını örtmek için her şeyi yapıyor? Darbecilik ve militarizm, ne zaman Batılılaşmanın şiarlarından oldu? Belli ki bunların amaçları üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek.
Tamam, Ankara'nın mesela İsrail ve İran'a yaklaşımlarındaki bazı taktikler, Washington'unkilerle birebir örtüşmüyor olabilir. Obama yönetimi de İran'la angajman yanlısı. Ama birçok Amerikalı gözünde Türkiye, bu işi biraz fazla ileri götürüyor ve özellikle zamanlamasını iyi ayarlayamayarak Tahran'ın nükleer alandaki çalışmalarında şeffaflaşma baskılarına direncini artırıyor. Obama yönetimi de, İsrail'deki katı yönetimin burnunu biraz sürtmek istiyor. Ancak özellikle Başbakan Erdoğan'ın bunu yaparkenki konuşma üslubu ve bazı eylemlerin dozajı, buralarda faydalı bulunmuyor. Ne var ki bütün bu taktiksel farklılıkların hiçbiri, Türk dış politikasında bir stratejik eksen kayması olduğuna delalet etmez. Hele böyle bir ithamın, Avrupa Birliği ile tam üyelik müzakerelerine başlayarak Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Batı'ya yönelik en büyük adımlardan birini gerçekleştirmiş bir hükümete yapılması büyük insafsızlık.
Eğer birileri bu tür söylentileri Türkiye'yi muayyen bir çizgiye çekmek için psikolojik baskı unsuru olarak kullanmak istiyorsa, bilsinler ki, etkili olamayacaklardır. İster beğenin, ister beğenmeyin, bugün Türkiye'de dış politikada ne yaptığını bilen ve kendine çok güvenen bir hükümet var. Ülkenin bir zamanlar oldukça kırılgan olan ekonomisini ve birbiri ardına yaptığı toplumsal açılımlarla iç istikrarı geliştirerek uluslararası camiada bastığı zemini daha da sağlamlaştırmaya çalışan bu hükümete rota değiştirtmenin tek yolu ise 'ikna'dır. Bence büyük küçük, dost ve düşman, artık bunu çok iyi anlamalı.
Sizi temin ederim ki, halihazırda Washington'da bu gerçeği çok iyi idrak etmiş bir yönetim var. (Beğenmediğiniz Bush yönetiminin bile son dönemlerinde jetonu düşmüş ve Türkiye'yi aklı sıra sopayla hizaya getirme politikasından çark etmişti) Amerikalılar stratejik ilişkilerde bardağın boş tarafından ziyade dolu tarafına bakma eğiliminde. Ankara'dan rahatsız oldukları, yukarıda bazılarına da işaret ettiğim hususlar tabii ki var. Ancak bunları kesinlikle bir sürtüşmeye yol açacak şekilde değil, çok dolaylı şekillerde, ancak uzmanlarının ve muhatapların anlayacağı diplomatik üsluplarla ifade ediyorlar ve etmeye devam edecekler. Tabii bu, onların da izahata ve iknaya ihtiyaçları olmadığı manasına gelmiyor. Zaten ikili temaslar tam da bunun için var. Bu itibarla, aralık başında Washington'da gerçekleşecek Obama-Erdoğan zirvesi büyük önem taşıyor.
O zirvede Washington'un resmî cenahında 'Eyvah, Türkiye Batı'dan uzaklaşıyor!' psikolojisinin hakim unsur olacağını sanmıyorum. İşin gerçeği, Türkiye'yi geniş veçhesiyle yakından bilen kısıtlı sayıda Amerikalı, bu tür laflara gülüp geçiyor. Geçtiğimiz aylarda bunlar arasındaki çok kıdemlilerden birine söz konusu iddiayla ilgili neler düşündüğünü sormuştum. 'Bu tür şeyleri söyleyenler, Türkiye'yi Batı'sından, Nişantaşı'ndaki kafelerden falan görenlerdir. Mesela memleketin doğusunu bilmezler ve halkı anlamazlar.' cevabını vermişti. Olaylara tarihsel perspektiften de bakma kabiliyeti olan bu mühim zat, şunu demeye getiriyordu: Türkiye ne zaman Batılı hale geldi ki, şimdi Batı'dan uzaklaşıyor olsun!
Sözün özü, Türkiye ile Batı, karşılıklı sevgi, nefret ve kuşku gibi duyguların muhtelif dozajlarda birlikte barındığı kompleks bir müşterek çıkar ilişkisine sahiptir. Tarihin akışı radikal şekilde değişmediği sürece, ikisi de birbirinden vazgeçmez, vazgeçemez. Ve bizim tren, yoluna devam eder...