İran’ın yeni Cumhurbaşkanı Ruhani, seçim kampanyası döneminde vaat ettiği üzere İran’ın dış politikasına yepyeni bir çehre kazandırmaya çalışıyor.
Gerçekten vaat ettiklerini yerine getirebilecek mi, yoksa Hamaney ile ‘iyi polis–kötü polis’ oyunu mu oynuyorlar, bunu zaman gösterecek. Ancak dün NBC televizyonunda yayınlanan söyleşisinde zikrettiği açılımlar İran’ın bundan sonra daha ılımlı bir dış politika söylemi benimseyeceğinin habercisi. Bu söyleşi çarşamba akşamı Fox News’te yayınlanan Beşşar Esed söyleşisiyle birlikte okunduğunda daha bir anlamlı oluyor.
Görülen o ki İran, Türkiye’nin bir zamanlar başarıyla uğradığı, ama şartların artık kadük bırakmış olduğu ‘komşularla sıfır sorun’ politikasını resmi dış politika prensibine dönüştürmüş durumda. Ruhani, bu politikanın İsrail de dâhil olmak üzere bölgedeki bütün devletleri kapsayacağının mesajlarını veriyor söyleşisinde. “Bu bölgede arzuladığımız şey halkların kendi iradeleriyle yönetilmeleridir. Seçim sandığına inanıyoruz. Hiçbir ülkeyle savaş peşinde değiliz. Bölgenin milletleri arasında barış ve dostluk arayışı içindeyiz.” diyor Ruhani. Bu sözleri, İsrail’le olan ilişkilerin geleceği sorulduğunda söylemesi manidar elbette…
Bu sözlerle birlikte söylenince İran’ın nükleer silah edinmek gibi bir hedefinin olmadığı ve nükleer teknoloji geliştirme gayretlerinin müzakereye açık olduğu ifadeleri daha bir inandırıcı oluyor. Dahası Ruhani, dış politikadaki reformist yaklaşımın iç politikaya da yansıyacağı ve internete uygulanan kısıtlamaların kaldırılacağı mesajlarını veriyor.
Ruhani’nin televizyon ekranında söylediklerini bu hafta BM kürsüsünden de tekrar etmesi bekleniyor. Şimdi merak konusu olan şey, Ruhani’nin BM kürsüsünde Kayıp İmam’ın dönüşünden bahsedip bahsetmeyeceği ve o konuşurken İsrail ve ABD delegeleri başta olmak üzere Batılı ülkelerin delegelerinin salonu terk edip etmeyecekleri. Eğer daha önceleri Ahmedinejad’ın salondan kaçırdığı delegelerin bir kısmını salonda tutabilmeyi başarırsa Ruhani’nin, yeni söylemi için İran’ın iç dinamiklerinden de onay alacağı muhakkak.
Elbette Ruhani’nin çatışmadan arındırılmış, kitle imha silahları üretmeyen bir Ortadoğu söylemi dönüp dolaşıp Suriye’nin işine yarayacak. Suriye’ye yönelik bir müdahalenin İran rejiminin Akdeniz’e ulaşımının önünü kapayacağının ve Lübnan Hizbullah’ını yalnızlaştıracağının farkında olan Tahran, vaat ederek elde olanı koruma yoluna gidiyor olabilir. Tıpkı Esed’in elinde olanı vererek idame-i hayatını sağlamaya çalışması gibi.
Ruhani’nin nükleer mevzuunun tartışmaya açık olduğunu söylediği gün, Esed’in ‘Suriye’nin kimyasal silahlardan kurtulmak konusunda kararlı olduğunu’ anlatması tesadüf mü? Şam ve Tahran eşzamanlı olarak, üretilmesi ve korunması bir hayli pahalı olan kitle imha silahlarından vazgeçmenin daha kazançlı olduğunu fark etmiş olamazlar mı? Esed, elindeki kimyasal silahların imhası için zaman ve para istiyor. Amerika’nın bu silahları alıp kendi imkânlarıyla yok etmek istemesi durumunda, elbette bu silahları parayla satın alması gerektiğinin de altını çiziyor. Katil, cürüm silahını vermek karşılığında atf-ı cürümden kurtulmak yetmezmiş gibi, bir de ödüllendirilmek istiyor. Ama işte tutuyor…
İnsanın Ruhani’ye ‘Bölge ülkelerinin başbakanlık ofislerine böcek yerleştirirken hangi sandığa inanıyordunuz? Komşularla sıfır sorunu, komşularınızı iç sorunlara boğmakla mı sağlamayı planlıyordunuz?’ diyesi geliyor; ama işte, ‘Biz ki mü’miniz, aldanırız, aldatmayız!’ fehvası susturuyor. Böyle bir ithamda bulunmuyorum yani…
Şunu da söylemiyorum: ‘Düne kadar dış politikada yıldızı parlayan, her başkentte kapılar açan Türkiye yalnızlığa itilirken; dünün yalnızlaştırılmış ülkesi İran, Türkiye’nin yerini alacak…’
Yok, canım, daha neler!