KAPAT
Nazan Bekiroğlu

KÜLTÜR Yazarlar Nazan Bekiroğlu-‘Müzeshop'ta kulplu emaye bardak

‘Müzeshop'ta kulplu emaye bardak

Bu güne dair iki söz söyleyebilmek için düne bakmaktan başka yol bilmeyen biriyim ben.

Çünkü atılan her adımın toprakta bıraktığı iz gibi bakılan her yerde gözün de bıraktığı bir iz var. Bu izin peşinden doğruluyorum Gelibolu yarımadasına, artık navigasyonu çalıştırmayacak, haritayı açmayacak kadar yollarını öğrendiğim, yönünü çıkardığım, iki yakasını tanıdığım, arka sokaklarına kadar aşinası olduğum şehirde. Kolay değil, iki çakmak taşını birbirine vurunca kıvılcım çıktığını bu şehirde hatırlamışım bunca yıl üzerine. Artık unutmam. Belki bu yüzden bir ay içinde Gelibolu'ya kaçıncı gidişim bu? Artık saymayı bıraktım. Ziyaret etmediğim abide, tabya, sembolik ya da gerçek şehitlik, siper, mevzi, koy, sırt, tepe kalmadı ama bazı yerlere gitmekten hiç usanılmıyor.

    Rüzgârına nefesimi katsam da bu yerde insan toprağa basarken onu incitmekten korkuyor. Onun, üzerinde nelerin olduğunu, altında çoğunun ismi bilinmese bile kimlerin yattığını biliyoruz hepimiz. Geri dönmeyi düşünmeyenlerin, filhakika dönemeyenlerin, halkıyla aydınıyla bir kuşağın gömüldüğü yer burası. Burada büyük tarihi olaylar yaşandı, milletlerin, ülkelerin kaderi değişti.

    Destanlar azametli. Arkasındaki tarih çok önemli. Amenna. Ama cephe gerisinden, gündelik hayattan, bireysel yaşanmışlıktan geri kalan şu ufak tefek eşya var ya. Bence destanı bunca büyük kılan o dokunaklı ufak tefeğin hikâyesi. Müzelerde sergilenen ve cephenin önünden çok gerisine ait kişisel ayrıntılara dikkat kesiliyorum her defasında bu yüzden. Mermi delikleriyle eleğe dönüşmüş şu emaye yemek tabağı. Oysa ortasında mavi bir çiçeği, kenarında kırmızı, dalgalı, zarif bir suyu var. Üzerinde mavi beyaz bulutumsu deseniyle yine delik deşik ve yine emaye, kulplu bir bardak şu da, kim bilir kimlerin içinden çay ya da su içtiği. Dilleri olsa da anlatsalar.

    Tabancalar, kılıçlar, sancaklar, bayraklar, flamalar. Kendisini delen kurşunun yırtığı, sahibinin kanı ve hastane sevk pusulası hâlâ üzerinde solmuş üniformalar. Sırmalı apoletler, madalyalar, nişanlar, armalar. Gösterişli çizmeler, yoksul işi çarıklar, astragan kalpaklar, gözlükler, dürbünler, pusulalar, çakmaklar, tıraş aletleri, kemer tokaları, düğmeler. Ah hele mektuplar, fotoğraflar.

    Sonra erkek işi bu kadar emval arasında kadınlara özgü, ziynetten sayılması gereken eşyalar. Kimi oksitlenmiş, kararmış, paslanmış ama kırmızı taşı üzerinde kolye uçları, incecik parmaklara geçtiği belli yüzükler, narin kulakları süslemiş küpeler. Savaşa giden bir erkek yanında kime ait bir ziyneti anmalık olarak götürür? Karısının, nişanlısının, sevgilisinin, kız kardeşinin, anasının. Şimdi hepsi bir müze vitrininde bunların. Hepsinde göz izi var. Sahibi çoktan toprak olmuş olsa da –hem de bizim için, sırf bizim için-, maddesi hâlâ hayatın varlığıyla bunca dolu olan eşya karşısında hangimiz filozof kesilmedik ki? Hayat böylesine geçiciyken yaşanmışlık çok acı ve zalimce güzel.

    Dışarı çıkıyorum. Hevesliler Hilâl-i Ahmer hemşirelerinin ya da Seyit Onbaşı'nın giysileri içinde poz veriyor. “Müzeshop”lardan birinde o zamanlar askerlere dağıtılan türden peksimetler şık ambalajlar içinde satılıyor. Aynı raflarda o dönemde Osmanlı askerlerinin kullandığı “gibi” emaye, kulplu bardaklar var. Fakat içselleştirilmiş olanın değil görselleştirilmiş olanın rağbet bulduğu bir çağda yaşıyoruz biz. Eskinin değil eski gibi olanın peşinde koşuyoruz, eski mobilyaları elden çıkarıp eskitilmiş mobilyalar satın alırken, yeni olanın eskimesini zamana bırakmaya sabredemeyip kenarından bir zımpara geçirirken. Henüz çektiğimiz fotoğrafın akıllı telefonların efektlerinde solmasını, tarazlanmasını sağlıyoruz saniyeler içinde. Bu bardaklar büyük ihtimalle tatilini bitirerek gündelik hayatın dağdağasına dönen birilerinin masasında uzun süre kalacak. Ama –lâteşbih- hiçbiri şu siperlerde açmış ve az sonra solup gidecek eflatun dağ çiçekleri ya da rüzgârda sarsılan palamutlu meşe dalları kadar bile değerli değil. Hiçbirinde göz izi yok. Hiçbirisi sahici değil.

16 Ağustos 2015, Pazar
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.
yazarHakkinda.