Geçiyor önümden sirenler içinde

Geçiyor önümden sirenler içinde
HABERLER YORUM
16 Ocak 2008, Çarşamba

Rıdvan'ı tanır mısınız? Ben de tanımam. Gazetede resmini gördüm. Kimin öyle bakan vesikalık resmi yoktur ki? Kayıtlar için hazırlarsınız resminizi, başvurular için, bir küçük zarfın içinde fotoğrafçı elinize tutuşturur, sonra resimler tıpkı hayatın kendisi gibi kaderlerini yaşarlar.

Artık öyle bakmadığınız bir zamanda resimdeki bakışınız kalır gazetelerin birinci sayfasında. Rıdvan Süer, Diyarbakır bombacısından beş yaş küçüktü. "Yasam, küçüklerimi korumak," değil miydi, sadece ezber miydi, laf mıydı, ideoloji miydi, başkasına mı aitti bu? En kötüsü hiçbir yasanın kalmayışıdır. Bir kez daha gördük ki terörün yasası yok, ilkesi yok, sınırı yok. Rıdvan, Ferhat'la birlikte sırtını verdiği otomobilin patlatılmasıyla öldü. Otomobili, sokağı, o soğuk metale sırtını vermiş gençleri, kalabalığı gören bombacı, "eylem anına", "en kalabalık, en can yakıcı görüntü" üzerinden karar verdi.

"Diyarbakır yolunda toz olmuş dağılırım / Bu hırçın depremlerle sarsılırım kanarım/ Arkadaşların yüzü ağır ağır solarken / Gün doğar yaylalara, kahrımdan utanırım."

Kahır ve utanç, her kim içinde insanlığa dair bir his taşır, ona aittir. Kahır ve utanç, toz olup dağılan bedenlerin karşısında hâlâ insan kalabilmenin Sırat Köprüsü'dür. Hepimiz biliriz, parmağımız kesilse acır, dirseğimizi bir yere vursak sızlar saatlerce, ya bedenler parçalandığında ne olur? Kâinatın sonsuz boşluğunda varlığın bıraktığı son iz buhar gibi dağılırken hikâyesini anaların kalbine mi bırakır? Analar ki rüzgârdan sakınmışlardır çocuklarını, kendi sevgili ellerinden, sevgilerinin şiddetiyle yüreklerine basmaktan sakınmışlardır. Şimdi varlıklarından soyunup gölgeye dönüşmüş hâlleriyle anneler çocuklarından bir işaret için meydana bakmaktadırlar... Paramparça bir alanda, kan, metal ve ateş içinde birini aramak, bir yüzü, o mu diye her defasında ölümlerle bakmak, başkası olduğunda utanç içinde olmak, kara sevinçleri yaşamak, sonra yeniden ve yeniden kopan vücut parçalarına bir tanıdık işaret için bakmak... Sonra başkalarına sormak, rastgele herkese sormak...

"Beni burada arama / Arama anne / Kapıda adımı / Adımı sorma / Saçlarına yıldız düşmüş / Koparma anne ağlama"

Belki hâlâ solukları olsaydı o çocukların, hâlâ içlerinde bir yürek tıpırtısı, böyle söyleyebilirlerdi annelerine. Oysa şimdi onların yerine hiçbir türkü konuşamaz, hiçbir şiir onların diline tercüman olmaz. Türküler de şiirler de yaşayanlara kalmıştır artık. Üçüncü şahıslar suretinde dinleyip ateşin içinden yanmış gölgemizi çıkarmak için türkülere vurabiliriz kendimizi. O yüzden, hep bir ağızdan diyebiliriz ki: "Geçiyor önümden sirenler içinde / Ah eller üstünde, çiçekler içinde / Dudağında yarım bir sevdanın hüznü / Aslan gibi göğsü, türküler içinde. / Diyarbakırlıymış adı ..." Rıdvan Süer, Ferhat Mutlu, Eren Şahin, Melek İpek, Engin Taşkaya ve Cengiz Kaya. Hepsinin nice inceliklerle dolu hayatları vardı. Engin, kız arkadaşını beklermiş her gün o dershanenin kapısında. Belki... "Oysa ben bu gece, yüreğim elimde / Sana bir sırrımı söyleyecektim / Şu mermi içimi delmeseydi eğer / Seni alıp götürecektim."

Cengiz, kızını almaya gelmişti. Kızının gözü önünde ölmek her babaya ağır gelir, Cengiz'e de öyle gelmiştir mutlaka o son bakışın gri anında. Diyarbakır'ın sokaklarında, daha önce yürüyerek geçtikleri sokaklarda şimdi sirenlerle geçtiler onlar. Sirenler, önce Diyarbakırlıların kalplerinden yükseldi sessizce, suskunluklarından dönüştü haykırışa. Gırtlaktan aşağı inmeyen bir acıyı boşluğa salmak içindi sirenler. Eller üstünde ve çiçekler içinde bin parça kanlı çiçekler. Onlara seslenenler şimdi bu adları "di'li geçmiş" zamana gömecekler. Anneleri, babaları, kardeşleri, ismine kafiye düşenler yalnız mısralara dönüşecekler. Ne kadar tuhaf ki, bombacının da bir adı var. Bombacıya o adla seslenenler var. Bildik bir adı olan o bombacı emri Kandil'den almış. Kandil bir dağ, Kandil Diyarbakır'ı görmez, Kandil'deki göz ne görür ateşler içindeki Diyarbakır meydanında? Bir zafer alayı mı, şanlı mücadeleyi mi, dağları ısıtacak bir yangını mı? Parçalanmış çocuk bedenlerinin üstünü hangi ideolojik söylem örter, hangi dil kurtarır eli kandan?

"İnsanların yüzlerini göremiyorum / Boğazım düğüm-düğüm çözemiyorum / İstesen de yanına gelemiyorum/ Tutsam şu karanlığı / Tutsam da yırtsam / Ah elim tutuşmasa, elini tutsam / Susmasan konuşsan sesini duysam / Tutsam güzel yüzünü bağrıma bassam."

Ağıtın dili hep aynıdır. Ülkeler, kültürler, politikalar değişebilir ama ağıtların değişmeyen dilini herkes tanır, herkes bilir. İnsanlar gölgeleşir, hayat çekilen bir deniz gibi çeri çöpü bırakır geriye, sadece acıyı duyar acıyı yaşarsın. Düğmeye basıp kaçan bombacı, bir çift sözüm var sana: Elbette kör şiddetin sahibi değilsin, elbette amaçlı, kasıtlı, politik bu eylemler. Mutlaka yüce hedefler için -ne kadar yürek yakıcı olsa da- deyip, insani olanı paranteze alarak ve onu önemsiz ayrıntılar kategorisine yerleştirerek yolunu sürmek istiyorsun. İçinde yıkandığın suların ölümü ve hayatı eşitleyen mistisizmiyle büyülenmiş olsan da, hâlâ dokunulacak bir yer olmalı içinde. Bu umutla diyorum ki, bir gün, belki, "hayatın gerçekliğinin" paranteze alınanlar, gerisinin ise değiştirilebilir hikâyeler olduğunu anlarsın. Türkülerin ve tarihin şehri ey, "Ey fırtınalı bayır, ey mazlum Diyarbakır / Dağlarında kızıl ateş, alnımda kızıl bakır / Çiğdemler solar gibi, anneler yanar gibi / Dizlerine döküldüm, ağlama Diyarbakır."

Ağlama ey mazlum Diyarbakır. Sokaklarında toz olup dağılan bedenlerin kederleri silinecek elbet. Acı kabuk bağlayacak, dağlarında rengârenk ateşler yanacak. Acılarla yana kavrula da olsa insana umudu yitirmemenin tarihine senin o sokağın da eklenecek.

YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.
Bu haberler de ilginizi çekebilir