[Yorum - Levent Köker] Demokratik bir ülkede olması gereken şeylere niye itiraz edilir?

HABERLER YORUM
2 Temmuz 2009, Perşembe

Türkiye'nin kamusal tartışma gündemi gene yoğun. Tartışmaların bu kez yoğunlaştığı ana konu askerî yargının görev ve yetki alanının sınırları.

Konunun bu biçimde öne çıkmasının birinci sebebi, sözümona "irticâ ile mücadele plânı" adıyla ortaya çıkan ve altında bir muvazzaf kurmay albayın imzasının bulunduğu ileri sürülen "fotokopi". Askerî savcılığın bu "fotokopi"nin sahih bir belge niteliğinde olmadığına dâir tartışmalı bir takipsizlik kararı vermesinin hemen ardından, "fotokopi"nin altında imzası bulunduğu ileri sürülen kişinin İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tutuklanması. Bütün bunlar olurken, 26 Haziran'da TBMM tarafından kabûl edilen bir kanun ile Ceza Muhakemesi Kanunu'nun askerî yargının görev ve yetki alanı ile ilgili olarak değiştirilmesi. Anılan değişikliğin kamuoyuna "askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasının önünü açan bir değişiklik" diye sunulması. Kamuoyundaki tartışmaların da bu "sunum" çerçevesinde, kısmen Genelkurmay Başkanı'nın basın toplantısının ve hemen akabinde gerçekleşen MGK toplantısının da katkısıyla, bir tür yeni kutuplaşmaya neden olması.

Gerçekten hayret edilecek gelişmeler. "Belge" mi yoksa –"şimdilik" kaydı ihmâl edilmeden de söylense etkisi değişmeyecek olan bir tâbirle– "kâğıt parçası" mı olduğu tartışılan "fotokopi" ile bu fotokopinin iddia edilen "müellifi" hakkındaki askerî ve adlî yargı mercilerinin kararları arasındaki fark bir yana. TBMM tarafından kabûl edilen ve Cumhurbaşkanı'nın onayını bekleyen CMK değişikliğine biraz yakından bakınca, meselenin öyle kamuoyuna sunulduğu gibi olmadığı çok açık olarak ortaya çıkıyor.

Bir kere, TBMM tarafından yapılan değişikliğin medyada (tabii "bir kısım" veya "yerleşik düzenin ana akımı içinde yer alan" medyada demeliyiz!) sunulduğu gibi "askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasının önünü açan" bir niteliği yok, çünkü bu yol kapalı değil ki açılsın! Yolun kapalı olmadığı, Ergenekon davasında, devam etmekte olan yargılama sürecinde sanık konumunda bulunan asker kişilerin varlığı bir yana, sözünü ettiğim "fotokopi"nin iddia edilen "müellifi" muvazzaf kurmay albayın ağır ceza mahkemesi tarafından tutuklanması ile de bir kez daha "teyit" edilmemiş midir?

Peki, nedir o zaman TBMM tarafından kabûl edilmiş olan değişiklik? Aslında bir değil, iki önemli değişiklik var. Birinci ve medyanın ve dolayısıyla kamusal tartışmanın ihmâl ettiği değişiklik, "asker olmayan kişilerin" barış zamanında askerî yargı tarafından yargılanmalarını engelliyor. Buna göre, "barış zamanında, asker olmayan kişilerin Askerî Ceza Kanunu'nda veya diğer kanunlarda yer alan askerî mahkemelerin yargı yetkisine tabi bir suçu tek başına veya asker kişilerle iştirâk halinde işlemesi durumunda asker olmayan kişilerin soruşturmaları cumhuriyet savcıları, kovuşturmaları adlî yargı mahkemeleri tarafından yapılır."

İkinci değişiklik ise, aşağıda sıralayacağım suçları işleyenlerin "sıfatları ve memuriyetleri ne olursa olsun" Ceza Muhakemesi Kanunu'nda görevlendirilmiş "ağır ceza mahkemelerinde" yargılanacağı hükmüyle ilgili. Bu hüküm hâlen askerî yargıya yönelik savaş ve sıkıyönetim "hâli dahil" bir istisnâ içeriyor. Yapılan değişiklik ise, bu istisnayı aşağıdaki suçlarla sınırlı olarak ve "savaş ve sıkıyönetim halinde" geçerli olmak kaydıyla kaldırıyor. Cumhurbaşkanı'nın onayını bekleyen değişikliğe göre, savaş ve sıkıyönetim hâli dışında askerî yargının yetkisine girmeyecek olan suçlar ise şunlar:

1. "Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçu veya suçtan kaynaklanan malvarlığı değerini aklama suçu".

2. "Haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde cebir ve tehdit uygulanarak işlenen suçlar."

3. Devletin güvenliğine karşı suçlar.

4. Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar

5. Millî savunmaya karşı suçlar.

Şimdi soralım: Cumhurbaşkanı'nın onayını bekleyen bu değişikliklerde, demokratik hukuk devletinin pekiştirilmesi bakımından itiraz edilen nedir? Burada asıl itiraz edilmesi gereken hususlardan biri, son üç maddede yer verilen suç tipleri arasında, Türk Ceza Kanunu'nun 305, 318, 319, 323, 324, 325 ve 332'nci maddelerinde sayılan ve aralarında örneğin "halkı askerlikten soğutma" veya "askerleri itaatsizliğe teşvik", yâhut temel millî yararlara karşı hareket" türünden, "vicdanî ret" veyâ "ifâde hürriyeti" gibi çağdaş insan hakları öğretisiyle ve demokratik ilkelerle sorun yaratabilecek suç tiplerinin yer almasıdır. Bir diğer deyişle, insan haklarına dayanan çağdaş demokratik hukuk devleti anlayışı açısından problemli olabilecek pek çok suç tipinde askerî yargının görev ve yetkisi, herhangi bir istisnâ getirilmeksizin sürüyor ve kanımca bu istisnaların da kaldırılması gerekirdi. Oysa kamuoyuna yansıyan muhalif çıkışlar, bu değişikliklerin bir "oldubitti" veya "emrivâki" biçiminde yapıldığı türünden, içerikten çok usûle yönelik hususları ilgilendiriyor. Oysa, içeriğe baktığımızda, yukarıda değindiğim ve aslında "yapılmayan eleştiri" mahfuz kalmak kaydıyla söylemek gerekir ki, zâten açık olan asker kişilerin adlî yargıda yargılanması imkânını güçlendiren ve belki bundan da önemli olarak asker olmayan kişilerin askerî yargıya tâbi kılınmalarına –barış zamanında– son veren, aslında demokratik olma iddiasındaki bir ülkede gerçekleşmesi gereken değişikliklerle karşı karşıya olduğumuzu görmekteyiz. Anayasa Mahkemesi eski başkanı Mustafa Bumin'in de belirttiği üzere, yapılan değişiklikler gayet normal. O hâlde, bunca gürültü ve gerginlik nereden kaynaklanıyor?

Galiba sorunun cevabı, Cumhuriyet'in adına yaraşır biçimde, çağdaş medenî ölçülere uygun, insan haklarına dayanan, lâik, demokratik bir devlete doğru değişmesi sürecinde, bu değişimin itici gücü olan siyasetin ve hukukun algılanmasındaki farklılıklarda gizli. Siyaset ve hukuk, Türkiye'deki tartışmalar bağlamında, çoğu kez stratejik araçlar olarak görülmekte. Buna göre siyaset ve hukuk, kimileri için Türkiye'nin kurulu düzeninin ve dolayısıyla bu kurulu düzen içindeki iktidar konumlarının ve menfaatlerinin muhafazası amacıyla kullanılması gereken stratejik araçlar olarak anlaşılmakta. Değişimden yana olanlar ise, bu statükocu anlayışa karşı, siyaset ve hukuku, kendi iktidar konumlarını pekiştirici yönde, bir anlamda karşı stratejik araçlara dönüştürmeye çalışmaktadırlar. Oysa asıl mes'ele, gerçek demokratik değişim için, siyaset ve hukuk anlayışının bu tür stratejik ve araçsal yaklaşımların kıskacından kurtulmasının koşullarını oluşturmaktır.

YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Feza Gazetecilik’e aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Zaman Gazetesi tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.